Golsüz Berabere
Tasarım & İçerik: Bora DÖNMEZ
Cüneyt Kırmızıyı ÇAKtı
Şampiyonlar Ligi'nde Manchester United'ın Real Madrid'i konuk ettiği son 16 turu rövanş maçında görev yapan Cüneyt Çakır, mücadelenin 55. dakikasında ev sahibinden Nani'yi doğrudan kırmızı kartla oyundan attı.
Çakır'ın bu kararına hem tribünler hem de Sir Alex Ferguson tepki gösterdi. Ferguson oturduğu yerden hışımla kalkıp merdivenlerden koşar adım aşağıya inerek sahanın kenarına kadar geldi tepkisini sahaya doğru da gösterdi.
Çakır'ın bu kararı sosyal medyada da çok konuşuldu. Efsane İngiliz futbol adamı Gary Lineker maç esnasından attığı tweetler ile Çakır'ı eleştirdi. Kırmızı kart kararının çok ağır olduğunu vurgulayan Lineker, ayrıca "Hakem Manchester United'ı öldürdü" şeklinde fikrini söyledi.
Karşılaşma bitince ise Manchester Unitedlı futbolcular da Çakır'ın etrafını sararak tepkilerini dile getirdi.
Cüneyt Çakır'ın kartları
Cüneyt Çakır son üç sezondur Şampiyonlar Ligi'nde toplam 12 maç yönetti. Çakır bu mücadelelerde toplam 49 sarı kart gösterdi. Tecrübeli hakem, bu sezon daha önce Şampiyonlar Ligi'nde kırmızı kartına başvurmuştu. Çakır ayrıca geçen sezon Barcelona-Chelsea yarı finalinde Londra ekibinden John Terry'i de kırmızı kart ile oyundan atmıştı.
Kör Dövüşü
Memlekette yağmurlu bir pazar sabahına uyandık bugün son 5-6 aydır bana her gün pazar olsa da pazar günlerinin miskinliği, sakinliği bambaşka. Kahvaltılar yapılır, keyif çayları içilir ardından biraz gazete, dergi keyfi derken saatler 2-3 ü bulur. Eskiden pazar günlerinde Bizimkiler dizisini izler akşam da ertesi günkü okul için hazırlıklar yapılırdı. Şimdi yaş kemale erince okul telaşesi falan bitince pazar günlerinin eski tadı tuzu da kalmadı.
Fazlaca uzun giriş kısmının ardından asıl konumuza yani futbola dönebiliriz. Yandaki fotoğraf karesi dün akşam oynanan Oldham-Everton FA CUP 5.TUR maçından fotoğrafta kimin hücum yaptığı kimin savunma yaptığı belli değil ama konuyu kısaca söyle özetleyebilirim.
Dakikalar 90+4 ü gösterirken Everton Oldham karşısında 2-1 önde rakip takım kalecisi ve tüm futbolcular fotoğrafta Everton kale sahası önünde Ev sahibi takım Oldham korner kullanıyor. Oldham kalecisi golü eliyle Everton ağlarına gönderiyor hakem golü veriyor ve maç 2-2 oluyor. Fotoğraf karesi bir kör dövüşünü andırsa da maç özetinde kalecinin eliyle topu ağlara gönderdiği net biçimde görünüyor.
Oldham - Everton - ÖZET -
Çocukluk kahramanım Henry!
''Futbol fena halde hayata benzer...'' derler. Hayat, tıpkı futbol gibi bir oyundur çünkü. Bir sonraki adıma siz değil, o karar verir ve ikisinde de şans denilen meret, kaderden ibarettir. Onun kaderi de bir çok göçmen çocukla birlikte yazılmıştı. Fransa da, tıpkı İngiltere gibi ''güneşin batmadığı imparatorluklardan'' biriydi vakt-i zamanında. Burada yaşayan her insanın, eşi benzeri olmayan bir hikâyesi vardı. Tıpkı Thierry gibi...
Babası Guadalup, annesi de Martinik göçmeni olan Thierry, Paris'e bağlı küçük merkezlerden biri olan Les Ulis'de, sıcak bir ağustos günü dünyaya geldi. Henüz yeteneklerinden bi haber olan bu küçük adam için en büyük şans, futbol oynamasına imkân sağlayabilecek olan bir çok ortamla iç içe bir çocukluk geçirmek olacaktı. Ne yazık ki Paris'te onunki gibi göçmen aileler toplum tarafından damgalanmış ailelerdi. Bu olumsuzlukların uzağında, Thierry sırtına formayı geçirmek için pek de fazla beklemedi. Henüz 7 yaşındayken ona bahşedilen yetenekleri sergilemeye başladı ve bu kısa gösteri Claude Chezelle'nin onu bölgesel futbol takımı CO Les Ulis'ye getirmesine yetti. Özellikle ailesi, Paris gibi bir şehirde göçmenlerin iyi karşılanmadığının farkındaydı. Bu sebepten olacak sık sık antrenmanlarına giderek ona destek olan babasının yardımlarıyla buradan bir yıllığına US Palaiseau'ye, ardından da ES Viry-Chatillon'a imza atan Henry, onu futbolun en güzel sahnelerine kazandıracak olan antrenörü Jean-Marie Panza ile birlikte yavaşça serpiliyordu.
Jean-Marie Panza, onun yeteneklerinin farkında olan tek kişi değildi. 1990'da, Monaco kulübü onu izlemesi için Arnold Catalano'yu görevlendirdi. Henry'nin şansı değil, kaderi yanındaydı. İzlenildiği gerçeğinin uzağında, 6-0'lık maçın 6 golünü de atan Henry, hiçbir deneme antrenmanına katılmadan doğruca Monaco'nun yolunu tuttu. Catalano, onu Fransa'nın en seçkin akademilerinden biri olan Clairefontaine'e gönderse de, Henry kitap başında sahadaki kadar başarılı değildi. Düşük ders notlarının üzerinde pek de çabalaması gerekmiyordu zaten. Çünkü, kader ağlarını büyük buluşma için örüyordu artık. Akademiyi bitiren Henry için vakit gelip çatmıştı. Arsene Wenger'in Monaco'suna kariyerinin ilk profesyonel imzasını atan Henry, Wenger'le ilk kez el sıkışıyordu. Fakat bu son olmayacaktı... 31 Ağustos 1994'te kariyerinin ilk resmi maçına çıkıyordu Henry.. Olması gereken yerden biraz uzakta, sol açıktaydı. Aslında Wenger de onu forvette oynatması gerektiğinin farkındaydı, fakat yine de bu genç çocuk hızlı ve teknikti. Dönemin futbolunda hız her şey demekti. Sağdan atıp soldan geçen adamların yıllarıydı, fakat Henry yine de buranın adamı değildi... Çaylak sezonunun ardından, 96'da Fransa'da Yılın Genç Futbolcusu seçilen Henry, takip eden sezonda takımının Ligue 1şampiyonluğunda baş rollerden birini oynuyordu. Üstelik Şampiyonlar Ligi'nde yarı final oynayan takımın 7 golü onun ayağından geliyordu. Nitekim, ilk ödülünü almıştı. 1997-98' sezonunda Henry, milli takım ile ilk resmi maçına çıkarken, 98' Dünya Kupası'nı kazanan takımın da bir parçasıydı, yavaş yavaş ayrılma vakti geliyordu...
Monaco'da geçirdiği 5 yılda 105 maça çıkıp 20 gol atan Henry'nin bir sonraki durağı Juventus olacaktı. 10.5 milyon Euro'ya siyah-beyazlı formayı giyen Henry için en büyük handikap bir kez daha sol açığa kaydırılmasıydı. Gerçekten hızlıydı fakat İtalyan savunmacılar için sadece bir çerezdi. Burada atamadığı her çalım için karşısındaki savunmacılara minnettar kalacaktı. Sezonu 16 maçta sadece 3 gol ile tamamlayan Henry, tam da kaderinin onu götürdüğü yere, Arsenal'a gidiyordu. Bu kadar etkisizken, Wenger'in onun için tam 11 milyon Euro'yu gözden çıkarması akıl alır şey değildi.. Ya da o kadar akıllıcaydı ki, kimse bunu anlayamayacaktı. Bunu zaman gösterecekti... İtalya'dan kopup, İngiltere'ye gelmişti. Kısa dönemde alışmak neredeyse imkansızdı, fakat Wenger gereken sabrı gösterecekti. Nitekim Henry ilk sezonunda tüm kulvarlarda 26 gol atsa da ligi Manchester United'ın arkasından 2. bitirirken, UEFA Kupası Finali'nde de Galatasaray'a kaybedeceklerdi, fakat çok daha önemli bir şey kazanmışlardı, Henry bunu kanıtlayacaktı. 2000-01' sezonu onun için kader niteliğindeydi. Fransa'yla Avrupa Kupası'nı kazanan Henry, patlamaya hazır bir bomba gibiydi. Kulübün en golcü oyuncusu olması bir yana, verdiği gol paslarıyla da Arsenal'in hücum yükünü çeken Henry, Highbury'de kendini kanıtlamıştı. Topçular için bir devrin askeri Henry olacaktı...
Takip eden sezonda Premier Lig'in gol kralı olan Henry, Arsenal'in sezon sonunda FA Cup'la birlikte yaptığı dublede topçu başı olacak, Wenger'e harcadığı 11 milyon Euro için verip veriştiren futbol otoriteleri (!) onun önünde saygıyla eğilecekti. 2002-03' sezonunda attığı 32 golün yanında tam 23 gol pası vererek ilk komple forvet imajını temsil ediyordu. İngiltere'de futbol, yavaş yavaş endüstriyelleşme akınına kapılırkenHighbury'de Pires, Bergkamp, Vieira'yla birlikte Henry Arsenal tarihinin gördüğü en güzel futbolun yaratıcılarıydı. Namağlup kazanılan şampiyonluk Arsenal'in nirvanaya ulaştığı sezondu. Arsenal her şeyi yapıyor, fakat ünvanı koruyamıyordu. Chelsea'ye kaybedilen şampiyonluğa rağmen Henry Avrupa'da Forlan'la birlikte Altın Ayakkabı'nın sahibi olacak, ardından memleketlisi Vieira'nın takımdan ayrılması kaptanlık pazubandını koluna geçirecekti. Takip eden sezonda kulüp tarihinin en golcü oyuncusu olacak, kariyerinde 3. kez ligi gol kralı olarak tamamlayacaktı. Sezon sonunda kulübe gelen 50 milyon Euro'luk teklifler hiçe sayılarak Henry ile yeni sözleşme imzalanacaktı. Bu, herkes için bir süprizdi. Çünkü basın, para yerine bağlılığı seçenlere alışık değildi. Sakatlıklarla geçen son sezonun ardından Barcelona'nın yolunu tutan Henry, yeni bir sayfa açıyordu kariyerine. Tıpkı savaş sonrası mevzileri boşaltan topçular gibi, onun da bohçasını toplama zamanı gelmişti.
25 Haziran 2007'de 24 milyon Euro karşılığında Camp Nou'nun yolunu tutan Henry için yepyeni bir sayfaydı bu. İlk defa gerçekten yapayalnızdı, üstelik Barcelona başarısızlığa tahammül edemezdi. Fakat Henry'nin açıklamaları umut vericiydi, imza töreninde söz alan Henry şöyle söylüyordu: ''Her zaman söyledim. Bir gün Arsenal'den ayrılırsam, bu Barcelona'da oynamak için olacaktı.'' Gerçekten öyle olmuştu. Ekliyordu üstelik: ''Buradaki şöhretim, ağırlığım ve kaptanlığım sebebiyle, en iyi pozisyonda değilken bile top bana atılıyordu. Takımdan ayrılmam, takım için iyi oldu.'' Bunları söyleyebilecek kadar büyük bir kaptandı, ayrılmanın bile bir vaktinin olduğunu biliyordu. Barcelona'da geçirdiği 3 sezonun ardından 80 maçta 35 gole imza atan Henry için yavaş yavaş sahneden inme zamanı geliyordu. Son hayali olan Amerikan Rüyası'nı gerçekleştirmek adına NY Red Bulls'u tercih etti. Para için gittiği, artık oynamak istemediği söylenilen Amerika'da bile o, ismine yakışır şekilde oynamaktan asla vazgeçmedi. Attığı golleri maçı izleyen spikerler bile yorumlayamaz, o ise bunu
tevazuyla karşılardı.
Büyük yeteneğinin yanında, o her yönüyle bir futbolcu ve kaptandı. Kendine yakışır bir veda etmesi gerekirdi. Bağlılık, pazuband, sevgi ve saygı bunu gerektirirdi.
MLS'ye ara verildiği sırada, Arsenal'le kiralık bir kontrat imzalamış, Son bir kez Londra'nın yolunu tutmuştu. Heykeli dikilecek adam Henry bir kez daha kırmızı-beyaz formayla sahadaydı. Highbury artık yoktu, fakat onu izlemek için Emirates on binlerle dolmuştu. Attığı golün ardından o, onunla büyüyen bir nesile, onlara izlettirdiği son golü kutlamak için koşuyordu. Takımın geri kalanı onun hikâyeleriyle büyümüştü, o onların kaptanı değil, abisiydi, babasıydı. Arsenal tarihinin en büyük efsanelerinden biri son kez Arsenallilerle kucaklaşmak için korner bayrağına doğru koşarken, kulübeden Wenger yarattığı bu efsanenin tablosuna vurduğu son fırça darbelerini kollarını birbirine bağlamış, ağarmış saçlarıyla izliyordu. Kaderde onunla birlikte sevinmek de vardı...
Babası Guadalup, annesi de Martinik göçmeni olan Thierry, Paris'e bağlı küçük merkezlerden biri olan Les Ulis'de, sıcak bir ağustos günü dünyaya geldi. Henüz yeteneklerinden bi haber olan bu küçük adam için en büyük şans, futbol oynamasına imkân sağlayabilecek olan bir çok ortamla iç içe bir çocukluk geçirmek olacaktı. Ne yazık ki Paris'te onunki gibi göçmen aileler toplum tarafından damgalanmış ailelerdi. Bu olumsuzlukların uzağında, Thierry sırtına formayı geçirmek için pek de fazla beklemedi. Henüz 7 yaşındayken ona bahşedilen yetenekleri sergilemeye başladı ve bu kısa gösteri Claude Chezelle'nin onu bölgesel futbol takımı CO Les Ulis'ye getirmesine yetti. Özellikle ailesi, Paris gibi bir şehirde göçmenlerin iyi karşılanmadığının farkındaydı. Bu sebepten olacak sık sık antrenmanlarına giderek ona destek olan babasının yardımlarıyla buradan bir yıllığına US Palaiseau'ye, ardından da ES Viry-Chatillon'a imza atan Henry, onu futbolun en güzel sahnelerine kazandıracak olan antrenörü Jean-Marie Panza ile birlikte yavaşça serpiliyordu.
Jean-Marie Panza, onun yeteneklerinin farkında olan tek kişi değildi. 1990'da, Monaco kulübü onu izlemesi için Arnold Catalano'yu görevlendirdi. Henry'nin şansı değil, kaderi yanındaydı. İzlenildiği gerçeğinin uzağında, 6-0'lık maçın 6 golünü de atan Henry, hiçbir deneme antrenmanına katılmadan doğruca Monaco'nun yolunu tuttu. Catalano, onu Fransa'nın en seçkin akademilerinden biri olan Clairefontaine'e gönderse de, Henry kitap başında sahadaki kadar başarılı değildi. Düşük ders notlarının üzerinde pek de çabalaması gerekmiyordu zaten. Çünkü, kader ağlarını büyük buluşma için örüyordu artık. Akademiyi bitiren Henry için vakit gelip çatmıştı. Arsene Wenger'in Monaco'suna kariyerinin ilk profesyonel imzasını atan Henry, Wenger'le ilk kez el sıkışıyordu. Fakat bu son olmayacaktı... 31 Ağustos 1994'te kariyerinin ilk resmi maçına çıkıyordu Henry.. Olması gereken yerden biraz uzakta, sol açıktaydı. Aslında Wenger de onu forvette oynatması gerektiğinin farkındaydı, fakat yine de bu genç çocuk hızlı ve teknikti. Dönemin futbolunda hız her şey demekti. Sağdan atıp soldan geçen adamların yıllarıydı, fakat Henry yine de buranın adamı değildi... Çaylak sezonunun ardından, 96'da Fransa'da Yılın Genç Futbolcusu seçilen Henry, takip eden sezonda takımının Ligue 1şampiyonluğunda baş rollerden birini oynuyordu. Üstelik Şampiyonlar Ligi'nde yarı final oynayan takımın 7 golü onun ayağından geliyordu. Nitekim, ilk ödülünü almıştı. 1997-98' sezonunda Henry, milli takım ile ilk resmi maçına çıkarken, 98' Dünya Kupası'nı kazanan takımın da bir parçasıydı, yavaş yavaş ayrılma vakti geliyordu...Monaco'da geçirdiği 5 yılda 105 maça çıkıp 20 gol atan Henry'nin bir sonraki durağı Juventus olacaktı. 10.5 milyon Euro'ya siyah-beyazlı formayı giyen Henry için en büyük handikap bir kez daha sol açığa kaydırılmasıydı. Gerçekten hızlıydı fakat İtalyan savunmacılar için sadece bir çerezdi. Burada atamadığı her çalım için karşısındaki savunmacılara minnettar kalacaktı. Sezonu 16 maçta sadece 3 gol ile tamamlayan Henry, tam da kaderinin onu götürdüğü yere, Arsenal'a gidiyordu. Bu kadar etkisizken, Wenger'in onun için tam 11 milyon Euro'yu gözden çıkarması akıl alır şey değildi.. Ya da o kadar akıllıcaydı ki, kimse bunu anlayamayacaktı. Bunu zaman gösterecekti... İtalya'dan kopup, İngiltere'ye gelmişti. Kısa dönemde alışmak neredeyse imkansızdı, fakat Wenger gereken sabrı gösterecekti. Nitekim Henry ilk sezonunda tüm kulvarlarda 26 gol atsa da ligi Manchester United'ın arkasından 2. bitirirken, UEFA Kupası Finali'nde de Galatasaray'a kaybedeceklerdi, fakat çok daha önemli bir şey kazanmışlardı, Henry bunu kanıtlayacaktı. 2000-01' sezonu onun için kader niteliğindeydi. Fransa'yla Avrupa Kupası'nı kazanan Henry, patlamaya hazır bir bomba gibiydi. Kulübün en golcü oyuncusu olması bir yana, verdiği gol paslarıyla da Arsenal'in hücum yükünü çeken Henry, Highbury'de kendini kanıtlamıştı. Topçular için bir devrin askeri Henry olacaktı...
Takip eden sezonda Premier Lig'in gol kralı olan Henry, Arsenal'in sezon sonunda FA Cup'la birlikte yaptığı dublede topçu başı olacak, Wenger'e harcadığı 11 milyon Euro için verip veriştiren futbol otoriteleri (!) onun önünde saygıyla eğilecekti. 2002-03' sezonunda attığı 32 golün yanında tam 23 gol pası vererek ilk komple forvet imajını temsil ediyordu. İngiltere'de futbol, yavaş yavaş endüstriyelleşme akınına kapılırkenHighbury'de Pires, Bergkamp, Vieira'yla birlikte Henry Arsenal tarihinin gördüğü en güzel futbolun yaratıcılarıydı. Namağlup kazanılan şampiyonluk Arsenal'in nirvanaya ulaştığı sezondu. Arsenal her şeyi yapıyor, fakat ünvanı koruyamıyordu. Chelsea'ye kaybedilen şampiyonluğa rağmen Henry Avrupa'da Forlan'la birlikte Altın Ayakkabı'nın sahibi olacak, ardından memleketlisi Vieira'nın takımdan ayrılması kaptanlık pazubandını koluna geçirecekti. Takip eden sezonda kulüp tarihinin en golcü oyuncusu olacak, kariyerinde 3. kez ligi gol kralı olarak tamamlayacaktı. Sezon sonunda kulübe gelen 50 milyon Euro'luk teklifler hiçe sayılarak Henry ile yeni sözleşme imzalanacaktı. Bu, herkes için bir süprizdi. Çünkü basın, para yerine bağlılığı seçenlere alışık değildi. Sakatlıklarla geçen son sezonun ardından Barcelona'nın yolunu tutan Henry, yeni bir sayfa açıyordu kariyerine. Tıpkı savaş sonrası mevzileri boşaltan topçular gibi, onun da bohçasını toplama zamanı gelmişti.25 Haziran 2007'de 24 milyon Euro karşılığında Camp Nou'nun yolunu tutan Henry için yepyeni bir sayfaydı bu. İlk defa gerçekten yapayalnızdı, üstelik Barcelona başarısızlığa tahammül edemezdi. Fakat Henry'nin açıklamaları umut vericiydi, imza töreninde söz alan Henry şöyle söylüyordu: ''Her zaman söyledim. Bir gün Arsenal'den ayrılırsam, bu Barcelona'da oynamak için olacaktı.'' Gerçekten öyle olmuştu. Ekliyordu üstelik: ''Buradaki şöhretim, ağırlığım ve kaptanlığım sebebiyle, en iyi pozisyonda değilken bile top bana atılıyordu. Takımdan ayrılmam, takım için iyi oldu.'' Bunları söyleyebilecek kadar büyük bir kaptandı, ayrılmanın bile bir vaktinin olduğunu biliyordu. Barcelona'da geçirdiği 3 sezonun ardından 80 maçta 35 gole imza atan Henry için yavaş yavaş sahneden inme zamanı geliyordu. Son hayali olan Amerikan Rüyası'nı gerçekleştirmek adına NY Red Bulls'u tercih etti. Para için gittiği, artık oynamak istemediği söylenilen Amerika'da bile o, ismine yakışır şekilde oynamaktan asla vazgeçmedi. Attığı golleri maçı izleyen spikerler bile yorumlayamaz, o ise bunu
tevazuyla karşılardı.
Büyük yeteneğinin yanında, o her yönüyle bir futbolcu ve kaptandı. Kendine yakışır bir veda etmesi gerekirdi. Bağlılık, pazuband, sevgi ve saygı bunu gerektirirdi.MLS'ye ara verildiği sırada, Arsenal'le kiralık bir kontrat imzalamış, Son bir kez Londra'nın yolunu tutmuştu. Heykeli dikilecek adam Henry bir kez daha kırmızı-beyaz formayla sahadaydı. Highbury artık yoktu, fakat onu izlemek için Emirates on binlerle dolmuştu. Attığı golün ardından o, onunla büyüyen bir nesile, onlara izlettirdiği son golü kutlamak için koşuyordu. Takımın geri kalanı onun hikâyeleriyle büyümüştü, o onların kaptanı değil, abisiydi, babasıydı. Arsenal tarihinin en büyük efsanelerinden biri son kez Arsenallilerle kucaklaşmak için korner bayrağına doğru koşarken, kulübeden Wenger yarattığı bu efsanenin tablosuna vurduğu son fırça darbelerini kollarını birbirine bağlamış, ağarmış saçlarıyla izliyordu. Kaderde onunla birlikte sevinmek de vardı...
Kaynak: - Trübindergi - Wikipedia - Fransa Futbol Federasyonu -Sporx - LigTV
Son olarak yıllar önce İstanbul'da Taksim meydanında bir sergide Henry'nin kendisinin de giymiş olduğu 12 numaralı Fransa forması ile poz verdiğim söylentileri de tamamen doğrudur :) Neler oluyor size...
Gereğinden fazla uzun bayram tatilini falan geride bıraktıktan sonra yarın itibari ile işi okulu olanlar görev başına dönecekler. Pazartesi günlerinde klasik sendromlara alışkın olan güzel ülkemizin güzel insanları geniiişşş bayram tatilinden sonra işte okulda falan bir hayli zorlanacak orası kesin. Yarın sıkıcı bir o kadar da kasvetli bir Pazartesi bekliyor iş başı yapacakları.
Yukarıdaki gereksiz giriş paragrafını bağlamak gerekirse şu sıralarda sanki bizim ligimizde biraz Pazartesi sendromlarını andırmıyor mu sanki. Ortada ne büyük takımlar var ne de orta halli takımlar, sonuçlar maçlar bir garip bol pozisyon ve bol gol olmasını beklediğimiz maçlarda gol olmuyor tam tersini beklediğimiz maçlarda ise gol yağmurları oluyor.
Fenerbahçe - Galatasaray - Beşiktaş'ın hali içler acısı...Kayseri, Trabzon, Bursa ve birazda İstanbul Büyükşehir Belediye'de yukarılara çıkma çabası.
Dün gece İspanya'daki Futbol resitallerini izledikten sonra hele ki bugünkü maçları falan izlemek ne kadar zor geldi anlatamam size. Barca'nın basket maçını andıran maçta deplasmanda Almeira'ya 8 atması mı desem yoksa Real Madrid'in rakip tanımadan önüne geleni devirmesinden mi desem bilemiyorum ama artık ligimiz iyice keyifsiz hale geldi, iyice hastalıklı bir lig olduk.
Pazar günün kapanış maçında Kayserispor, ligin sıkıntılı takımı Galatasaray'ı ağırladı pozisyon üreten ancak gol bulamayan iki takımın maçı daha önce de sıkça olduğu gibi golsüz berabere sonuçlandı.
KAYSERİSPOR: 0 - GALATASARAY:0
Stat: Kayseri Kadir Has
Hakemler: Barış Şimşek, Volkan Narinç, Muharrem Yılmaz
Kayserispor: Souleymanou, Önder, Hamza (Dk. 71 Savaş), Aleksadre, Hasan Ali, Abdullah (Dk. 88 Moritz), Mehmet Eren (Dk. 78 Ali Bilgin), Santana, Selim, Zaleyeta, Ömer Şişmanoğlu
Galatasaray: Ufuk, Neil, Servet, Sabri (Dk. 62 Emre), Ali Turan, Hakan Balta, Ayhan, Barış, Elano (Dk. 82 Aydın), Kewell, Pino (Dk. 69 Mehmet Battal)
Sarı kartlar: Dk. 36 Ayhan, Dk. 45 Hakan Balta, Dk. 84 Emre (Galatasaray), Dk. 63 Hasan Ali (Kayserispor)
Yukarıdaki gereksiz giriş paragrafını bağlamak gerekirse şu sıralarda sanki bizim ligimizde biraz Pazartesi sendromlarını andırmıyor mu sanki. Ortada ne büyük takımlar var ne de orta halli takımlar, sonuçlar maçlar bir garip bol pozisyon ve bol gol olmasını beklediğimiz maçlarda gol olmuyor tam tersini beklediğimiz maçlarda ise gol yağmurları oluyor.
Fenerbahçe - Galatasaray - Beşiktaş'ın hali içler acısı...Kayseri, Trabzon, Bursa ve birazda İstanbul Büyükşehir Belediye'de yukarılara çıkma çabası.
Dün gece İspanya'daki Futbol resitallerini izledikten sonra hele ki bugünkü maçları falan izlemek ne kadar zor geldi anlatamam size. Barca'nın basket maçını andıran maçta deplasmanda Almeira'ya 8 atması mı desem yoksa Real Madrid'in rakip tanımadan önüne geleni devirmesinden mi desem bilemiyorum ama artık ligimiz iyice keyifsiz hale geldi, iyice hastalıklı bir lig olduk.
Pazar günün kapanış maçında Kayserispor, ligin sıkıntılı takımı Galatasaray'ı ağırladı pozisyon üreten ancak gol bulamayan iki takımın maçı daha önce de sıkça olduğu gibi golsüz berabere sonuçlandı.
KAYSERİSPOR: 0 - GALATASARAY:0
Stat: Kayseri Kadir Has
Hakemler: Barış Şimşek, Volkan Narinç, Muharrem Yılmaz
Kayserispor: Souleymanou, Önder, Hamza (Dk. 71 Savaş), Aleksadre, Hasan Ali, Abdullah (Dk. 88 Moritz), Mehmet Eren (Dk. 78 Ali Bilgin), Santana, Selim, Zaleyeta, Ömer Şişmanoğlu
Galatasaray: Ufuk, Neil, Servet, Sabri (Dk. 62 Emre), Ali Turan, Hakan Balta, Ayhan, Barış, Elano (Dk. 82 Aydın), Kewell, Pino (Dk. 69 Mehmet Battal)
Sarı kartlar: Dk. 36 Ayhan, Dk. 45 Hakan Balta, Dk. 84 Emre (Galatasaray), Dk. 63 Hasan Ali (Kayserispor)
Haftanın Maçı (Bursaspor-Trabzonspor)
Son yıllarda Bursa'daki maçlarda Bursaspor'un üstünlüğü gözden kaçmayacak cinsten.
--------
Bursa'da yapılan maçlarda Trabzonspor 13 galibiyet elde ederken, Bursaspor ise 8 kez sahadan galibiyetle ayrıldı. 13 maç ise beraberlikle sonuçlandı.
Trabzonspor, 42 kez rakip fileleri havalandırırken kalesinde 33 gole engel olmadı.
4 SEZONDUR KAZANAMIYORTrabzonspor, Bursa deplasmanlarından 4 sezondur galibiyetle ayrılma başarısı gösteremiyor.
Bursa'da en son galibiyetini Bursaspor'un ligden düştüğü 2003-2004 sezonunda 2-1 sonuçla elde eden Karadeniz ekibi, 2006-2007 ve 2008-2009 sezonunda 2-1 mağlup olmuş, 2007-2008 ve 2009-2010 sezonlarında 1-1 berabere kalmıştı.
İki takım arasında oynanan maçlarda en farklı galibiyeti ise 1988-1989 sezonunda 6-0'lık sonuçla Trabzonspor elde etti.
--------
Kayseri için liderlik vakti...
Spor-Toto Süper Lig'de 12.hafta açılış maçı Konyaspor ile Kayserispor arasında oynandı. Son haftalarda futbolu keyif veren, takım oyunu oynayan neredeyse tek takım haline gelen Sota'nın Kayserispor'u 89.dakika'da Zaleyata'nın attığı golle maç fazlasıyla zirveye oturdu ve takipçilerinin yapacağı maçları beklemeye başladı.
Uzun zamandır maçlarını takip etmeye çalıştığım Kayserispor gün geçtikçe daha da rayına oturuyor ve takım gitgide daha iyi futbol oynuyor. Özellikle içerdeki maçlarda taraftar desteğini arkasına alıp fırtına gibi esen Kayserispor deplasmanda da rakiplerin korkulu rüyası olmaya devam ediyor.
MAÇIN KARNESİHAKEMLER: Cüneyt Çakır, Bahattin Duran, Tarık Ongun
KONYASPOR: Orkun (6)- Basem Abbas (6), Erdinç (6), Serkan (6), Hakan (7)(Dk. 79 Bangoura), Kere (6), Emre Toraman (7), Veli (6), Erdal (7), Adnan (6)(Dk. 90 Montano), Tazemata (6)(Dk. 68 Ali Dere 5)
KAYSERİSPOR: Souleymanou (6)- Hasan Ali (6), Alexander (6), Önder (6), Mehmet Eren (7), Selim (6), Moritz (7), Serdar (7), Ömer (6)(Dk. 79 Ali Bilgin), Santana (6)(Dk. 72 Abdullah 5), Zaleyata (6)
GOL: Zaleyata (Dk.89)
SARI KARTLAR: Kere (Konyaspor), Hasan Ali, Alexander,
Önder (Kayserispor)
Rijkaard dönemi sona erdi
Hafta sonunda alınan Ankaragücü mağlubiyeti sonrasında Rijkaard ile kopma noktasına gelen ipler bugün itibari ile koptu ve Galatasaray Spor Kulübünden resmi açıklama geldi...
Açıklama Metni
GALATASARAY'DAN YAPILAN RESMİ AÇIKLAMA"20 Ekim 2010 tarihi itibarıyla Teknik direktörümüz Frank Rijkaard, antrenörümüz Johan Neeskens ve yardımcılarıyla yaptığımız karşılıklı görüşme sonucunda yollarımızı ayırma kararı vermiş bulunuyoruz...
Bugüne kadarki çalışma sürecimizde iş disiplini, çalışkanlığı, insanlığı, kimlik ve kişiliği ile karşılıklı ilişkilerimizde hiçbir sıkıntı yaşamadığımız tecrübe ve birikimini bizimle paylaşmaktan kaçınmayan sayın Frank Rijkaard’a Galatasaray’a verdiği emek ve mesaisi için teşekkürü borç biliriz.
Çalışması ve beyefendi kişiliğiyle birlikte olduğumuz süreçte futbol adamlığı ve ustalığını bu konuda deneyimlerini ve görüşlerini aynı ortamlarda soluduğumuz antrenörümüz Johan Neeskens’e Galatasaray camiasına katkıları, emeği ve çalışması için müteşekkir olduğumuzu belirtiriz.
Çalışması ve beyefendi kişiliğiyle birlikte olduğumuz süreçte futbol adamlığı ve ustalığını bu konuda deneyimlerini ve görüşlerini aynı ortamlarda soluduğumuz antrenörümüz Johan Neeskens’e Galatasaray camiasına katkıları, emeği ve çalışması için müteşekkir olduğumuzu belirtiriz.
Her iki ustanın yanısıra teknik heyetimizde yer alan Alberto Roca Pujol ve Carlos Quadrat’a da bugüne kadar kulübümüz bünyesinde vermiş oldukları mesaileri için teşekkür ederiz."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





